Ana içeriğe atla

Adalet

 

Adalet mülkün temelidir sözü, hepimizin gördüğü ve duyduğu bir sözdür. Lakin belki de hepimizin en az anladığı sözlerden biridir.

Peki, nedir adalet?

Adalet; şerefli yaşamak, başkasına zarar vermemek ve herkese hakkını vermektir (justitia est honeste vivere, neminem laedere, suum cuique tribuere). Adalet, tek bir sözcükten ibaret değildir; toplumların var olma dayanağıdır ve tarihteki herkesin en büyük arayışıdır bir bakıma.

Tarih boyunca birçok filozof, adaleti tanımlamaya çalışmıştır. Platon’a göre adalet, herkesin kendi işini yapması ve belirlenen dengeyi bozmaması demektir. Aristoteles’e göre ise adalet, iki alt başlığa ayrılır: dağıtıcı ve denkleştirici adalet. İlkinde herkese hak ettiği verilirken, ikincisinde haksızlıklar giderilir.

Amerikalı filozof John Rawls’a göre adalet, fırsat eşitliği ve eşit özgürlük üzerine kurulmalıdır. Burada, siyaset felsefesinin önemli bir ismi olan Rawls’ın “cehalet perdesi” fikrinden bahsetmek gerekir. Adil bir toplum düzeni nasıl kurulur sorusuna cevap arar Rawls. Ona göre bir toplumun adalet kurallarını belirlerken, yaşantımızın özelliklerini bilmediğimizi varsaymalıyız. Yani hepimiz, bir “cehalet perdesinin” arkasında bulunuyormuş gibi düşünmeliyiz.

Böylece, bir kural koyarken her ihtimali dikkate alıp, herkes için adil bir düzn ve en kötü durumdakini koruyan bir sistem kurmalıyız. Buradan çıkaracağımız sonuç şudur: Adalet ancak hakkaniyetle sağlanır.

Adalet, farklı toplumlarda farklı biçimlerde uygulanmıştır. Antik Roma’da “Lex” ve “iustitia” kavramları hukuk sisteminin temelini oluştururken, İslam hukukunda “Adl” kavramı, bireylerin ve toplumun dengeli bir şekilde korunmasını hedeflemiştir. Orta Çağ Avrupa’sında ise adalet daha çok feodal sistemin kurallarına göre şekillenmiştir.

Adl kavramı adalet ve hakkaniyetin köküdür.Adl sadece hukuki adalet değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsal bir ilkedir.Adaletle hükmetmek İslamda  temel bir ilke olarak belirtilir.(ör. Nisa Suresi 58 "Şüphe yok ki Allah, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Gerçekten de Allah, size ne de güzel öğüt vermede. Şüphe yok ki Allah, her şeyi duyar, görür."

Sonuç olarak adalet, yalnızca hukuk kurallarıyla değil; etik değerler ve hakkaniyetle var olur.

Peki sizce adalet nedir?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Dünya zalımlar dünyası

 Günümüz dünyasına şöyle bir bakıyorum da her yerde bir sorun her yerde bir felaket. Savaşlar ,açlıklar, kuraklıklar...Devletler arası çekişmeler ve bu çekişmelerde ezilen halklar...Doğa tahrip ediliyor,dünya artık bir beton yığınından farksız oldu. Yoksullar daha da yoksullaşıyor zenginler daha da zenginleşiyor.Orta sınıf kayboluyor.Durumun ya iyi ya kötü olmak zorunda resmen.Hayatımızı sosyal medya şekillendiriyor.Gençler arasında yayılan saçma sapan akımlar, trendler... Sorgulamayan, eleştirmeyen, düşünmeyen nesiller... Ben bu sorunların yalnızca bizim ülkemizde olduğunu sanıyordum fakat bu dünyanın çoğu yerinde böyle. Dehşet bir tüketim çılgınlığı, zorbalıklar, savaşa susamış insanlar bir o kadar savaştan bıkmış ,barışı huzuru umut eden insanlar... Fakat bu meselelere Türkiye açısından bakacağım. Korkunç bir eğitim sistemi, okumayan ve okuyanlara hor bakan bir toplum,sosyal baskılar, gençler üzerindeki aile ve çevre baskıları,körelmiş hayaller, tükenmiş umutlar...  Peki bu...

bakış

Bir sabah uyanıp aynaya baktım ve gördüğüm simanın bana ait olmadığını hissettim. Kimdi bu? Kendine yabancılaşmak böyle bir şey miydi? Sartre, l’existence précède l’essence der; yani varoluş özden önce gelir. Bu, insanın doğduğundan beri süregelen bir özünün olmadığı anlamına gelir. Yani biz, kendi seçimlerimizle kim olduğumuzu buluruz, kendimizi yaratırız. Ama işte tam olarak bu noktada yabancılaşma başlar. Bu özgürlüğün ağırlığı insanı korkutur ve kişi kendini yaratma sorumluluğunu reddeder. Başkalarının tanımladığı rollerde hayat bulur kişiliği ve kendine uygun olmayan kalıplara sığmaya çalışır. Böyle bir durumda kişi, olmak istediği kişiye değil, toplumun gözündeki kendine dönüşür. Özgürlükten kaçar. Sartre buna mauvaise foi , yani kendini kandırmak der. “Ben buyum, elimden bir şey gelmez, böyle yaratılmışım.” tarzında cümleler kuran kişi, kendi özgürlüğünü ve iradesini inkâr eder. Artık kendi varoluşunu belirleme yetkisini başkalarına vermiştir. İnsan, kendisi olmaktan korktuğu i...

Ölüm yaşamı anlamsız kılar mı?

Ölüm bütün canlıların mahkum olduğu sondur. İnsan bu canlılar içerisinde hayatta bir anlam arayan bir Tanrı arayışına giren merak eden tek varlıktır. Peki hayatta bir anlam olmak zorunda mıdır? Hayatı anlamlı kılan nedir?Herkes kendi hayatının anlamını oluşturabilir mi? Bir hiç uğrana anlamsız bir hayat yaşayıp ölürsen ne olur? Bu sorular daha uzar.Net bir cevabı da yok zaten. İnsan sürekli hayatına anlam katma amacıyla kendini bir şeyler üretmeye ,bir şeylerle meşgul etmeye mahkum ediyor. Aman boş durmayayım. Şu beceriyi de edineyim. Bunu da öğreneyim. Çoğu güzel ve anlamlı hayat olarak bunu görüyor belki de. Peki anlamlı bir hayat kendini geliştirmek ve gerçekleri aramak sorgulamaktan mı ibaret yalnızca?Hiç sanmıyorum. Bana kalırsa bu saydığım her şey tüm insanların aklının bir köşesinde olmalı fakat bence hayata asıl anlam katan şey duygulardır ,anlardır.Herhangi güzel bir anda insan yıllarca takılır kalır bazen. Bu anlar ölünce de unutulmaz belki de kim bilir. Anlamlı bir hayat güz...