Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Türk Töresinde Kadın

                 TÜRK TÖRESİNDE KADIN “Hüküm sürerdi Türk töresi, gerek duymazdı günlere kadınların hiçbiri.” “Töre”, basit bir gelenekler bütünü değildir. O, normatif bir sistemdir. Devletin işleyişini, aile yapısını, sosyal ilişkileri ve siyasal otoriteyi düzenleyen yazısız bir hukuk çerçevesidir. Bu çerçevede güç tek elde toplanmaz; sorumluluk paylaşılır. Türk devlet geleneğinde hakanın yanında hatunun yer alması, törenin bu paylaşım ilkesinin sonucudur. Bu çerçevede töre, yalnızca toplumsal davranışları düzenleyen bir gelenekler bütünü değil; aynı zamanda siyasal meşruiyetin kaynağıdır. Hakanın iktidarı sınırsız değildir. Onun otoritesi, töreye uygun davrandığı sürece geçerlidir. Töreye aykırı hareket eden bir yönetici, meşruiyetini kaybedebilir. Bu yönüyle töre, hükümdarı dahi bağlayan bir üst normdur. Bu durum, erken Türk siyasal düşüncesinin keyfîliğe kapalı olduğunu gösterir. İktidar bir hak değil, bir sorumluluktur. Ve bu sorumluluk,...
En son yayınlar

Adalet

  Adalet mülkün temelidir sözü, hepimizin gördüğü ve duyduğu bir sözdür. Lakin belki de hepimizin en az anladığı sözlerden biridir. Peki, nedir adalet? Adalet; şerefli yaşamak, başkasına zarar vermemek ve herkese hakkını vermektir (justitia est honeste vivere, neminem laedere, suum cuique tribuere). Adalet, tek bir sözcükten ibaret değildir; toplumların var olma dayanağıdır ve tarihteki herkesin en büyük arayışıdır bir bakıma. Tarih boyunca birçok filozof, adaleti tanımlamaya çalışmıştır. Platon’a göre adalet, herkesin kendi işini yapması ve belirlenen dengeyi bozmaması demektir. Aristoteles’e göre ise adalet, iki alt başlığa ayrılır: dağıtıcı ve denkleştirici adalet. İlkinde herkese hak ettiği verilirken, ikincisinde haksızlıklar giderilir. Amerikalı filozof John Rawls’a göre adalet, fırsat eşitliği ve eşit özgürlük üzerine kurulmalıdır. Burada, siyaset felsefesinin önemli bir ismi olan Rawls’ın “cehalet perdesi” fikrinden bahsetmek gerekir. Adil bir toplum düzeni nasıl kurul...

bakış

Bir sabah uyanıp aynaya baktım ve gördüğüm simanın bana ait olmadığını hissettim. Kimdi bu? Kendine yabancılaşmak böyle bir şey miydi? Sartre, l’existence précède l’essence der; yani varoluş özden önce gelir. Bu, insanın doğduğundan beri süregelen bir özünün olmadığı anlamına gelir. Yani biz, kendi seçimlerimizle kim olduğumuzu buluruz, kendimizi yaratırız. Ama işte tam olarak bu noktada yabancılaşma başlar. Bu özgürlüğün ağırlığı insanı korkutur ve kişi kendini yaratma sorumluluğunu reddeder. Başkalarının tanımladığı rollerde hayat bulur kişiliği ve kendine uygun olmayan kalıplara sığmaya çalışır. Böyle bir durumda kişi, olmak istediği kişiye değil, toplumun gözündeki kendine dönüşür. Özgürlükten kaçar. Sartre buna mauvaise foi , yani kendini kandırmak der. “Ben buyum, elimden bir şey gelmez, böyle yaratılmışım.” tarzında cümleler kuran kişi, kendi özgürlüğünü ve iradesini inkâr eder. Artık kendi varoluşunu belirleme yetkisini başkalarına vermiştir. İnsan, kendisi olmaktan korktuğu i...

l’absurde

İnsan, anlam arayan bir varlıktır; dünya ise suskundur, der Albert Camus. İnsan, “Hayatın anlamı ne? Neden yaşıyoruz?” gibi sorular sorar; dünya ise sessizdir. İnsanın anlam arayışı ve bu arayış sürecinde evrenin sessizliği, insanın içinde hayatının en büyük çelişkisini oluşturur. Bu sessizlik bizleri çok ağır bir yüzleşme ile karşı karşıya bırakır: saçma. Tam da bu noktada Camus, saçmayı bir duygu olarak görmekten ziyade; evren ile insan arasındaki kavganın, yani çelişkinin ismi olarak ele alır. Biz hayatta bir anlam ararız; dünya ise umursamaz ve dönmeye devam eder. Bu yüzden çelişkiden kurtulunamaz. Buna karşılık insanın önünde üç yol belirir. İlki, hayatı sonlandırmaktır, yani intihar. Eğer hiçbir şeyin anlamı yoksa, yaşamın da bir anlamı olmayacağını düşünenler için bu bir çıkış yolu gibi görünür. İkinci yol, Camus’nün “felsefi intihar” dediği şeydir. Bu, Tanrı’ya, mutlak değerlere ya da metafiziğe sığınmakla ilgilidir. İnsan, anlamı kendisi bulamayınca onu dışarıdan, “yapay” şeki...

Dîvânu Lugâtit-Türk İşığında: Türk Dili ve Kültürü

Her türlü arzuya nail olabilmek için Türkçe öğrenmek gerekir, diyor Dīvānu Lugāti’t-Türk. Yalnızca bir şairin kaleminden çıkmış bir eserin de ötesinde, şanlı tarihimizin, kutlu milletimizin hikâyesini anlatan bir destandır. Asya’nın bozkırlarından Anadolu topraklarına kadar uzanan koca bir coğrafyanın hikâyesi… Türk milletinin kimliğini anlama ve aktarma çabasıdır Dīvānu Lugāti’t-Türk. İşte bu eserin sadece sıradan bir eser olarak değil, Türk milletini ve kültürünü yansıtan bir ayna olarak değerlendirilmesi gerektiğinden bahsedeceğim. Ulusal dilimizdeki her yabancı ve yabancı kökenli sözcük, bağımsızlığımıza ve millet olma bilincimize saplanmış bir bıçaktır. Dilin en iyi iletişim aracı olduğunu biliyoruz. Kültür ise millî değer olan her şeydir. Dil de bir bakıma kültürü korur ve aktarır diyebilirim. Buradan da kültürün ve millî benliğin korunması için dilin korunması gerektiği sonucuna ulaşabiliriz. Dilin önemi de burada başlıyor zaten. Güzel dilimiz Türkçenin değerinin ve zenginliğin...

Dünya zalımlar dünyası

 Günümüz dünyasına şöyle bir bakıyorum da her yerde bir sorun her yerde bir felaket. Savaşlar ,açlıklar, kuraklıklar...Devletler arası çekişmeler ve bu çekişmelerde ezilen halklar...Doğa tahrip ediliyor,dünya artık bir beton yığınından farksız oldu. Yoksullar daha da yoksullaşıyor zenginler daha da zenginleşiyor.Orta sınıf kayboluyor.Durumun ya iyi ya kötü olmak zorunda resmen.Hayatımızı sosyal medya şekillendiriyor.Gençler arasında yayılan saçma sapan akımlar, trendler... Sorgulamayan, eleştirmeyen, düşünmeyen nesiller... Ben bu sorunların yalnızca bizim ülkemizde olduğunu sanıyordum fakat bu dünyanın çoğu yerinde böyle. Dehşet bir tüketim çılgınlığı, zorbalıklar, savaşa susamış insanlar bir o kadar savaştan bıkmış ,barışı huzuru umut eden insanlar... Fakat bu meselelere Türkiye açısından bakacağım. Korkunç bir eğitim sistemi, okumayan ve okuyanlara hor bakan bir toplum,sosyal baskılar, gençler üzerindeki aile ve çevre baskıları,körelmiş hayaller, tükenmiş umutlar...  Peki bu...

Ölüm yaşamı anlamsız kılar mı?

Ölüm bütün canlıların mahkum olduğu sondur. İnsan bu canlılar içerisinde hayatta bir anlam arayan bir Tanrı arayışına giren merak eden tek varlıktır. Peki hayatta bir anlam olmak zorunda mıdır? Hayatı anlamlı kılan nedir?Herkes kendi hayatının anlamını oluşturabilir mi? Bir hiç uğrana anlamsız bir hayat yaşayıp ölürsen ne olur? Bu sorular daha uzar.Net bir cevabı da yok zaten. İnsan sürekli hayatına anlam katma amacıyla kendini bir şeyler üretmeye ,bir şeylerle meşgul etmeye mahkum ediyor. Aman boş durmayayım. Şu beceriyi de edineyim. Bunu da öğreneyim. Çoğu güzel ve anlamlı hayat olarak bunu görüyor belki de. Peki anlamlı bir hayat kendini geliştirmek ve gerçekleri aramak sorgulamaktan mı ibaret yalnızca?Hiç sanmıyorum. Bana kalırsa bu saydığım her şey tüm insanların aklının bir köşesinde olmalı fakat bence hayata asıl anlam katan şey duygulardır ,anlardır.Herhangi güzel bir anda insan yıllarca takılır kalır bazen. Bu anlar ölünce de unutulmaz belki de kim bilir. Anlamlı bir hayat güz...