Ana içeriğe atla

Türk Töresinde Kadın

                

TÜRK TÖRESİNDE KADIN

“Hüküm sürerdi Türk töresi, gerek duymazdı günlere kadınların hiçbiri.”

“Töre”, basit bir gelenekler bütünü değildir. O, normatif bir sistemdir. Devletin işleyişini, aile yapısını, sosyal ilişkileri ve siyasal otoriteyi düzenleyen yazısız bir hukuk çerçevesidir. Bu çerçevede güç tek elde toplanmaz; sorumluluk paylaşılır. Türk devlet geleneğinde hakanın yanında hatunun yer alması, törenin bu paylaşım ilkesinin sonucudur.

Bu çerçevede töre, yalnızca toplumsal davranışları düzenleyen bir gelenekler bütünü değil; aynı zamanda siyasal meşruiyetin kaynağıdır. Hakanın iktidarı sınırsız değildir. Onun otoritesi, töreye uygun davrandığı sürece geçerlidir. Töreye aykırı hareket eden bir yönetici, meşruiyetini kaybedebilir. Bu yönüyle töre, hükümdarı dahi bağlayan bir üst normdur.

Bu durum, erken Türk siyasal düşüncesinin keyfîliğe kapalı olduğunu gösterir. İktidar bir hak değil, bir sorumluluktur. Ve bu sorumluluk, töreyle sınırlandırılmıştır. Töre yalnızca toplumu değil; devleti de düzenler.

Türk devlet geleneğinde hakanın yanında hatunun yer alması da bu normatif yapının doğal sonucudur. Devlet, tek bir iradenin değil; paylaşılmış bir sorumluluğun eseridir. Hakan yönetir, fakat hatun da yönetimin parçasıdır. Bu durum sembolik bir birliktelik değil; siyasal bir gerçekliktir.

Orhun Abideleri’nde geçen ifadeler bu yapıyı açık biçimde ortaya koyar. İlteriş Kağan ile İlbilge Hatun’un birlikte anılması, devletin iki isim üzerinden meşrulaştırıldığını gösterir. Bu anlatım, kadının yalnızca aile içindeki konumunu değil; devlet düzenindeki yerini de belirler.

Devletin devamlılığı yalnızca askeri güçle değil; bu iç dengeyle sağlanır. Töre, dengeyi koruyan görünmez bir omurgadır.

Töre, gücü tek elde toplamaz. Aksine, yükü paylaştırır. Bozkırın sert koşulları altında var olabilmenin yolu da buradan geçer. Hayat ortak yürütülüyorsa, yönetim de ortak yürütülmelidir.

Kadın bu ortaklığın kenarında değil; merkezindedir.


Orta Asya bozkırında hayat, tek başına yürütülebilecek kadar kolay değildi. Göç vardı, savaş vardı, kıtlık vardı. Böyle bir düzende kadın, yalnızca evin içine hapsedilecek bir varlık olamazdı. O, ailenin kurucusu olduğu kadar devamını sağlayanıydı; göç ederken yükü sırtlanan, yurt kurulduğunda düzeni kurandı. Toplum, kadını kenarda tutarak değil, merkeze alarak ayakta kalabiliyordu.

Bozkır hayatı üretim ve savunmayı birlikte gerektiriyordu. Kadın yalnızca çadırın içinde değil; hayatın içindeydi. Ekonomik faaliyetin, hayvancılığın, günlük düzenin ve gerektiğinde savunmanın parçasıydı. Bu durum, kadının toplumsal statüsünü doğal olarak güçlendiriyordu. Çünkü varlığın sürdürülebilmesi, ortak emeğe bağlıydı.

Hatunun adının kağan ile birlikte anılması, törenin doğurduğu doğal bir sonuçtur. Bu durum yalnızca yönetim içinde geçerli değildi. Toplumun en küçük yapı taşı olan ailelerde de kadının yeri benzerdi. Devlet de aileler de ancak birlikte yönetildiğinde ayakta kalabiliyordu; çünkü Orta Asya’nın acımasız koşulları, yönetimi tek bir iradeye bırakılamayacak hale getirecek kadar sertti. Türk töresi, gücü tek bir elde toplamayı değil, bu yükü paylaşmayı öğütlüyordu.

Aile yapısında kadının hukuki konumu da bu anlayışı destekler. Kadının miras hakkına sahip olması, mal edinebilmesi ve gerektiğinde boşanma hakkını kullanabilmesi, onun pasif bir unsur olmadığını gösterir. Töre, kadını korunması gereken bir varlık olarak değil; irade sahibi bir özne olarak kabul eder.

Kadın ile erkeğin eşitliği burada bir iddia ya da talep olarak ortaya çıkmaz. Çünkü eşitlik, zaten hayatın kendisine sinmiştir. At sırtında yan yana ilerleyen iki insan arasında hiyerarşi kurulmaz. Yük eşitse, söz de eşit olur. Bu düzen, kadını yüceltmek için değil; toplumu ayakta tutmak için vardı.

Kadın, yalnızca bir eş ya da anne olarak görülmezdi. O, toplumu ayakta tutan en önemli unsurdu. Yeri belliydi, sözü belliydi, ağırlığı belliydi. Töre, kadına alan açmazdı; kadını zaten alanın merkezine koyardı.

Türk tarihinin erken dönemlerinde karşımıza çıkan kadın figürleri de bunu doğrular. Tomris Hatun, yalnızca bir hükümdar değil; bir iradenin adıdır. İlbilge Hatun devlet işlerinde etkin olmuş, adı kağanla birlikte anılmıştır. Destanlarda yer alan kadınlar ise edilgen değil; yol açan, yön gösteren ve gerektiğinde mücadele eden karakterlerdir. Dede Korkut Kitabı’nda kadın figürü, kültürel hafızanın güçlü bir yansımasıdır. Bunlar, törenin toplumda doğurduğu sonuçlardır.

Türk düşünce geleneğinde bu anlayışın izleri modern dönemde de sürer. Ziya Gökalp’in şu sözleri, tarihsel bir sürekliliği işaret eder:

“Kadın yükselmezse alçalır vatan,
Samimi olmaz onsuz bir irfan.”

Bu söz, kadının toplumsal konumunun yalnızca bireysel bir mesele olmadığını; bir medeniyet meselesi olduğunu hatırlatır.

Türk töresinde kadın, sonradan merkeze alınmış değildir. O zaten merkezdir. Devlet yalnızca kılıçla değil; dengeyle ayakta kalmıştır. Bu denge, kağan ile hatunun birlikte taşıdığı bir sorumluluğun sonucudur.

Töre, kadını kenara yazmaz.
Töre, kadını tarihin tam ortasına yerleştirir.


 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Dünya zalımlar dünyası

 Günümüz dünyasına şöyle bir bakıyorum da her yerde bir sorun her yerde bir felaket. Savaşlar ,açlıklar, kuraklıklar...Devletler arası çekişmeler ve bu çekişmelerde ezilen halklar...Doğa tahrip ediliyor,dünya artık bir beton yığınından farksız oldu. Yoksullar daha da yoksullaşıyor zenginler daha da zenginleşiyor.Orta sınıf kayboluyor.Durumun ya iyi ya kötü olmak zorunda resmen.Hayatımızı sosyal medya şekillendiriyor.Gençler arasında yayılan saçma sapan akımlar, trendler... Sorgulamayan, eleştirmeyen, düşünmeyen nesiller... Ben bu sorunların yalnızca bizim ülkemizde olduğunu sanıyordum fakat bu dünyanın çoğu yerinde böyle. Dehşet bir tüketim çılgınlığı, zorbalıklar, savaşa susamış insanlar bir o kadar savaştan bıkmış ,barışı huzuru umut eden insanlar... Fakat bu meselelere Türkiye açısından bakacağım. Korkunç bir eğitim sistemi, okumayan ve okuyanlara hor bakan bir toplum,sosyal baskılar, gençler üzerindeki aile ve çevre baskıları,körelmiş hayaller, tükenmiş umutlar...  Peki bu...

bakış

Bir sabah uyanıp aynaya baktım ve gördüğüm simanın bana ait olmadığını hissettim. Kimdi bu? Kendine yabancılaşmak böyle bir şey miydi? Sartre, l’existence précède l’essence der; yani varoluş özden önce gelir. Bu, insanın doğduğundan beri süregelen bir özünün olmadığı anlamına gelir. Yani biz, kendi seçimlerimizle kim olduğumuzu buluruz, kendimizi yaratırız. Ama işte tam olarak bu noktada yabancılaşma başlar. Bu özgürlüğün ağırlığı insanı korkutur ve kişi kendini yaratma sorumluluğunu reddeder. Başkalarının tanımladığı rollerde hayat bulur kişiliği ve kendine uygun olmayan kalıplara sığmaya çalışır. Böyle bir durumda kişi, olmak istediği kişiye değil, toplumun gözündeki kendine dönüşür. Özgürlükten kaçar. Sartre buna mauvaise foi , yani kendini kandırmak der. “Ben buyum, elimden bir şey gelmez, böyle yaratılmışım.” tarzında cümleler kuran kişi, kendi özgürlüğünü ve iradesini inkâr eder. Artık kendi varoluşunu belirleme yetkisini başkalarına vermiştir. İnsan, kendisi olmaktan korktuğu i...

Ölüm yaşamı anlamsız kılar mı?

Ölüm bütün canlıların mahkum olduğu sondur. İnsan bu canlılar içerisinde hayatta bir anlam arayan bir Tanrı arayışına giren merak eden tek varlıktır. Peki hayatta bir anlam olmak zorunda mıdır? Hayatı anlamlı kılan nedir?Herkes kendi hayatının anlamını oluşturabilir mi? Bir hiç uğrana anlamsız bir hayat yaşayıp ölürsen ne olur? Bu sorular daha uzar.Net bir cevabı da yok zaten. İnsan sürekli hayatına anlam katma amacıyla kendini bir şeyler üretmeye ,bir şeylerle meşgul etmeye mahkum ediyor. Aman boş durmayayım. Şu beceriyi de edineyim. Bunu da öğreneyim. Çoğu güzel ve anlamlı hayat olarak bunu görüyor belki de. Peki anlamlı bir hayat kendini geliştirmek ve gerçekleri aramak sorgulamaktan mı ibaret yalnızca?Hiç sanmıyorum. Bana kalırsa bu saydığım her şey tüm insanların aklının bir köşesinde olmalı fakat bence hayata asıl anlam katan şey duygulardır ,anlardır.Herhangi güzel bir anda insan yıllarca takılır kalır bazen. Bu anlar ölünce de unutulmaz belki de kim bilir. Anlamlı bir hayat güz...