Ana içeriğe atla

HÜRRİYET ÜZERİNE

    Liberté, égalité, fraternité. Ve bir devrimin; sınırlarını aşarak dünyayı etkileyen bir devrimin, ideallerini anlatan üç kelime. İnsanın yalnızca meydanlarda değil,düşünce dünyasında da yüzyıllarca aradığı üç ideal. 1789 Fransız Devrimi ile bir milletin ağzından çıkıp dünyaya yayılan, modern dünyanın hafızasında yer edinen bu kelimeler; bugün hâlâ devletin, toplumun ve bireyin birbirleriyle kurduğu ilişkiye dair temel soruları taşımaktadır. Bu üç kelimenin yan yana kullanılması tesadüf müdür peki?

   Özgürlük,eşitlik,kardeşlik. Özgürlük,bireyin kendi iradesine sahip olmasıdır. Eşitlik, bu hakkın yalnızca bazı kişiler için değil, herkes için güvence altına alınmasıdır. Kardeşlik ise özgür ve eşit vatandaşların birbirinin haklarını tanıması ve korumasıdır. Bir insan özgür olabilir fakat diğerlerinden daha az özgürse gerçekten özgür müdür? Peki herkes eşitse ama birbirinin özgürlüğünü tanımıyorsa bu eşitlik midir? Özgürlük eşitlik olmadan ayrıcalığa,eşitlik özgürlük olmadan dayatmaya,kardeşlik ise bu ikisi olmadan romantik bir hayale dönüşür. Ayrıca bu üç ideal toplumun hukuk düzenini de şekillendirebilir. Özgürlük bir haktır.Eşitlik,hukukun herkese aynı şekilde uygulanmasıdır. Kardeşlik iseyalnızca kendinin değil başkalarının haklarını da gözetmektir ve toplumsal dayanışmayı sağlamaktır. Fakat başkalarının haklarını gözetmek özgürlüğün sınırlarını,nerede başlayıp nerede bittiğini ,belirler.Çünkü kişinin özgürlüğü başka bir insanın özgürlük alanına dahil olduğu anda özgürlük kavramı bireysellikten sıyrılıp toplumsal bir kavrama dönüşür. John Stuart Mill'in özgürlük anlayışı tam da bu noktada önem kazanır. Mill'e göre bireyin özgürlüğüne müdahalenin meşru hâle geldiği temel sınır, eylemin başkasına zarar vermeye başladığı yerdir. Burada yeni bir soru ortaya çıkıyor: Zarar nedir? Bir davranış yalnızca maddi ve fiziki sonuçlar doğuruyorsa mı zarar olur ,yoksa toplumun düzenini huzurunu etkileyen davranışlar da zarar kapsamında mı değerlendirilmelidir? Özgürlüğün tanımını ve sınırını belirlemek de tam olarak bu noktada zorlaşır. Çünkü bireylerin özgürlük alanı her zaman toplum düzeninin sağlanmasına katkıda bulunmayabilir hatta bu düzeni zedeleyebilir.

 Burada devletler devreye girer. Peki devlet bireyin özgürlüğünü mü güvence altına alacak yoksa toplumun düzenini korumak adına bireyleri özgürlükten mahrum mu bırakacak?Aslında hukuk bu iki alan arasındaki dengeyi kurmayı amaçlar. Bir yandan bireyin hak ve özgürlüklerini güvence altına alırken, diğer yandan bu özgürlüklerin başkalarının haklarına zarar vermesini engeller. Fakat bu mesele, yalnızca bir devletin nasıl yönetileceğine ilişkin değildir. Aynı zamanda bireyin devlet karşısındaki yerini de sorgular. Devletin görevi bireyin özgürlüğünü korumak mıdır, yoksa toplumun düzenini korumak adına bu özgürlüğe sınır koymak mı? Belki de modern hukuk düşüncesinin en güç sorularından biri tam olarak burada ortaya çıkar: Devlet, bireyin özgürlüğünü korurken ne kadar ileri gidebilir? 

Bu tartışma, yalnızca 1789’un ardından Avrupa’da şekillenen düşünsel dönüşümün bir parçası olarak kalmamış; farklı toplumlarda, farklı dönemlerde yeniden ortaya çıkmıştır.

Türkiye’nin hukuk tarihi de bu dönüşümün izlerini taşıyan önemli örneklerden biridir.

 Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden itibaren hukuk düzeninde yaşanan dönüşüm, bireyin devlet karşısındaki konumunu da değiştirmeye başlamıştır.Tanzimat Fermanı ile ortaya konulan hukuki güvenceler ve eşitlik düşüncesi, devletin yetkilerinin sınırlandırılması ve bireyin hukuk karşısındaki konumunun yeniden ele alınması açısından önemli bir gelişme olmuştur.Tanzimat Fermanı’nın ardından Kanun-ı Esasi ile birlikte anayasal bir düzen fikrinin ortaya çıkması, devlet iktidarının hukukla sınırlandırılması düşüncesini daha da belirgin hâle getirmiştir.

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte ise bu dönüşüm yeni bir siyasal ve hukuki zemine taşınmıştır. Bu dönemde mesele sadece devlet iktidarının sınırlandırılması değil, bireylerin hak ve özgürlüklerinin yeni devlet düzenince nasıl güvence altına alınacağıdır.Cumhuriyet düşüncesinin temelinde yer alan vatandaşlık anlayışı, bireyi yalnızca devletin yönetimine tabi olan bir unsur olmaktan çıkararak, hak ve sorumlulukları bulunan bir özne olarak ele almıştır. Bu değişim, hukuk önündeki eşitlik anlayışını da beraberinde getirmiştir. Zira özgürlüğün anlam kazanabilmesi için yalnızca özgür olmak yeterli değildir; bu özgürlüğün herkese tanınması ve aynı zamanda hukuk düzeni tarafından korunması da gerekir. Başkasının sahip olmadığı özgürlüğe sahip olmak,özgürlükten çok ayrıcalıktır icabında. Tam da bu sebeple özgürlük ve eşitlik birbirinden ayrı düşünülemez.

Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzeninde temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması ve hukuk önünde eşitlik ilkesi, birey ile devlet arasındaki ilişkinin temel unsurlarından biri hâline gelmiştir. Özgürlük yalnızca devlet tarafından tanınan bir alan değil, aynı zamanda devletin müdahalesine karşı korunması gereken bir değerdir. Bu nedenle hukuk, yalnızca hangi haklara sahip olduğumuzu değil, bu hakların hangi koşullarda ve ne ölçüde sınırlandırılabileceğini de belirlemek zorundadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 12. ve 16. maddeleri arasında temel hak ve özgürlüklerin niteliği, sınırlandırılması, kötüye kullanılması ve olağanüstü hâllerde kullanılmasının durumu düzenlenerek, özgürlüğün hukuk düzeni içerisindeki sınırları belirlenmiştir. Ancak bu sınırlandırmanın kendisi de sınırsız değildir. Anayasa’nın 13. maddesi, temel hak ve özgürlüklerin yalnızca kanunla ve ilgili maddelerde belirtilen sebeplere bağlı olarak sınırlandırılabileceğini düzenlemektedir. Üstelik bu sınırlandırma, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacak şekilde yapılmalıdır. Böylece hukuk, yalnızca özgürlüğün sınırını çizmekle kalmaz; devletin o sınırı çizme biçimini de sınırlandırır.İşte bu sınırlama özgürlüğün gerçek güvencesidir.

Özgürlüğün anlam kazanabilmesi, bireyin sahip olduğu hakların başkalarının haklarıyla birlikte var olabilmesine bağlıdır. Çünkü bir kişinin özgürlüğü, başka bir kişinin özgürlüğünü yok saydığı anda kendi anlamını yitirmeye başlar. Özgürlük ve eşitlik böylece birbirini tamamlayan iki değere dönüşür. Kardeşlik ise bu iki değerin yalnızca hukuki ilkeler olarak kalmayıp toplumsal bir karşılık bulmasını sağlar. Liberté, égalité, fraternité.

 KAYNAKÇA 
Kemal Gözler,Anayasa Hukukunun Genel Esasları

 Kemal Gözler , Türk Anayasa Hukuku 

John Stuart Mill,Özgürlük Üzerine
                                                              BEYZA NUR KOCA

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

bakış

Bir sabah uyanıp aynaya baktım ve gördüğüm simanın bana ait olmadığını hissettim. Kimdi bu? Kendine yabancılaşmak böyle bir şey miydi? Sartre, l’existence précède l’essence der; yani varoluş özden önce gelir. Bu, insanın doğduğundan beri süregelen bir özünün olmadığı anlamına gelir. Yani biz, kendi seçimlerimizle kim olduğumuzu buluruz, kendimizi yaratırız. Ama işte tam olarak bu noktada yabancılaşma başlar. Bu özgürlüğün ağırlığı insanı korkutur ve kişi kendini yaratma sorumluluğunu reddeder. Başkalarının tanımladığı rollerde hayat bulur kişiliği ve kendine uygun olmayan kalıplara sığmaya çalışır. Böyle bir durumda kişi, olmak istediği kişiye değil, toplumun gözündeki kendine dönüşür. Özgürlükten kaçar. Sartre buna mauvaise foi , yani kendini kandırmak der. “Ben buyum, elimden bir şey gelmez, böyle yaratılmışım.” tarzında cümleler kuran kişi, kendi özgürlüğünü ve iradesini inkâr eder. Artık kendi varoluşunu belirleme yetkisini başkalarına vermiştir. İnsan, kendisi olmaktan korktuğu i...

Ölüm yaşamı anlamsız kılar mı?

Ölüm bütün canlıların mahkum olduğu sondur. İnsan bu canlılar içerisinde hayatta bir anlam arayan bir Tanrı arayışına giren merak eden tek varlıktır. Peki hayatta bir anlam olmak zorunda mıdır? Hayatı anlamlı kılan nedir?Herkes kendi hayatının anlamını oluşturabilir mi? Bir hiç uğrana anlamsız bir hayat yaşayıp ölürsen ne olur? Bu sorular daha uzar.Net bir cevabı da yok zaten. İnsan sürekli hayatına anlam katma amacıyla kendini bir şeyler üretmeye ,bir şeylerle meşgul etmeye mahkum ediyor. Aman boş durmayayım. Şu beceriyi de edineyim. Bunu da öğreneyim. Çoğu güzel ve anlamlı hayat olarak bunu görüyor belki de. Peki anlamlı bir hayat kendini geliştirmek ve gerçekleri aramak sorgulamaktan mı ibaret yalnızca?Hiç sanmıyorum. Bana kalırsa bu saydığım her şey tüm insanların aklının bir köşesinde olmalı fakat bence hayata asıl anlam katan şey duygulardır ,anlardır.Herhangi güzel bir anda insan yıllarca takılır kalır bazen. Bu anlar ölünce de unutulmaz belki de kim bilir. Anlamlı bir hayat güz...

l’absurde

İnsan, anlam arayan bir varlıktır; dünya ise suskundur, der Albert Camus. İnsan, “Hayatın anlamı ne? Neden yaşıyoruz?” gibi sorular sorar; dünya ise sessizdir. İnsanın anlam arayışı ve bu arayış sürecinde evrenin sessizliği, insanın içinde hayatının en büyük çelişkisini oluşturur. Bu sessizlik bizleri çok ağır bir yüzleşme ile karşı karşıya bırakır: saçma. Tam da bu noktada Camus, saçmayı bir duygu olarak görmekten ziyade; evren ile insan arasındaki kavganın, yani çelişkinin ismi olarak ele alır. Biz hayatta bir anlam ararız; dünya ise umursamaz ve dönmeye devam eder. Bu yüzden çelişkiden kurtulunamaz. Buna karşılık insanın önünde üç yol belirir. İlki, hayatı sonlandırmaktır, yani intihar. Eğer hiçbir şeyin anlamı yoksa, yaşamın da bir anlamı olmayacağını düşünenler için bu bir çıkış yolu gibi görünür. İkinci yol, Camus’nün “felsefi intihar” dediği şeydir. Bu, Tanrı’ya, mutlak değerlere ya da metafiziğe sığınmakla ilgilidir. İnsan, anlamı kendisi bulamayınca onu dışarıdan, “yapay” şeki...